Brown Bunny – Vincent Gallo 2003 (10/10)

Broken Flowers’dan nefret etmediyseniz bile garanti ediyorum; bu şimdiye dek izlediğiniz en kötü film. 🙂 Gallo bu filmiyle 2003’de Cannes’da altın palmiyeye aday gösterilmişti. Ama bu filme ödül verebilmek için gerçekten de çok cesur olmak lazım. Nitekim Viennale’da bir ödül almış sadece ama ödülün açıklamasına bakalım: “For its bold exploration of yearning and grief and for its radical departure from dominant tendencies in current American filmmaking”. 93 dakika ama Cannes’da 120 dakika olarak gösterilmişti. Şimdi… Gelelim önemli noktaya… 120 değil, hadi sizin güzel hatırınız için 90 dakika olan bu filmde topu topu, saydım dört sahne var. Yani elbette birçok sahne var, ama filmin öyküsüne doğrudan katkıda bulunan ve öyküyü yaratan, içinde diyalog olan bu dört sahne. Bu sahneleri toplasam herhalde en fazla 15-20 dakika eder. Gerisi yol ve sessizlik. Ama Gallo bütün boşlukları ve detayları ile öylesine sarsıcı ve UĞURSUZ bir film yaratmış ki; bu film resmen mideye yenen bir yumruk gibi. Yıllar önce ayrıldığı ve kaybettiği kız arkadaşı Daisy’i bir türlü unutamayan motorsiklet yarışçısı Bud Clay’in birkaç gününe tanık oluyoruz. (Baştaki tribünden çekilmiş yarış sahnesi 120 dakikalık versiyonda tam 20 dakika sürüyormuş: ne büyük bir işkence. Ancak amaç sürekli bir pistte dönüp duran kahramanın lanetini bu amaçsızlık detayıyla da filmin geneline yaymak) Clay bir yarış pistinden diğerine, vaktiyle Daisy ile birlikte oturdukları LA’a giderken geçen birkaç gün. Yoldaki bu sürede başka kadınlarla da karşılaşacak ama sanki lanetlenmiş bir ruh gibi kimseye tutunamayacaktır. Amerikan sinemasının en aykırı ve radikal oyuncu – yönetmenlerinden Gallo’yu ismen tanımıyor olmanız olasıdır. Kendisini Arizona Rüyası’ndaki özenti oyuncu Paul Leger olarak hatırlayınız. Tıpkı o filmdeki seçmeler sahnesinde, North by Northwest’i canlandırışı gibi; bu filminde de yaklaşık benzer bir anlatım tercihi var. Hiçbirşeyden bahsetmeden uğursuz bir lanet öyküsünü, Bud Clay’in lanetini mideye atılan bir yumruk biçiminde anlatıyor. Film bittikten sonra bir beş dakika kadar kendime gelemedim. Sinemanın ne kadar algısal ve duygusal bir sanat olduğunun kanıtı; çünkü film sonlanıncaya kadar düpedüz çok sıkıcı, çooook sıkıcı, ancak sıkıcılık da bir anlatım aracı olabilir. Hem sonra hiç kimsenin örneğin Osmanlı mimarisine bakıp “yaa bu iç mekanlar çok güzel ve geniş de, neden giriş kısımları böyle dar ve karanlık” dediğini sanmam. İç mekandaki ihtişamı yaratan biraz da dar, basık ve karanlık girişler değil midir???

İşte bu yüzden bu film çok güzel ve bu yüzden, seyrettiğimde yumruk yemiş hissi uyandıracak kadar gerçek bir etki yaratabildiği için bu film çok güzel. Bahsi kapatmadan Gallo’nun filmin çekimleri sırasında Kirsten Dunst ve Winona Ryder’ı setten kovduğunu ve onların yerine o an bulundukları kasabada ilk gördüğü iki kızı oynattığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Filmin trivia bölümüne lütfen bir göz atın.
Eleştirmenlerin birçoğuna göre Cannes’da yarışmış gelmiş geçmiş en kötü filmmiş. Ha ha.. (DRM)

Gokhan Toka
Traveler, snowboarder, horror movies geek, photographer, digital marketing freelancer... father for DD.
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube

2 thoughts on “Brown Bunny – Vincent Gallo 2003 (10/10)

  1. yazının girisindeki “Broken Flowers” jim jarmuschun filmi mi? nefret etmek le aynı cumle icinde olmasi bile garibime gitti.gerci cumlede bir hata var.baska bir seymi katedilmek istendi acaba?yoksa fasist gallonun -yarıs pistindeki sacmalaigindan sonra izlemeyi biraktigim filmine giriste jarmuschu ki zannimca ii bir filmidir- kotulemek ne menem bir seydir anlayamadim.

  2. bu filmi henüz izledim. izlemeden evvel yorumlara baktığımda filme karşı antipati oluşmuştu. fakat yine de izleyip kendi fikrim olsun istedim. ve iyi ki izlemişim. bu filmin son 20 dakikasındaki ünlü sahneyle anılması gerçekten sinemayı yalnızca güzel vakit geçirme, belirli kurgu dahilinde ilerleme,sürükleme gibi sığ beyinlerle sığ isteklerle izlendiğini gösteriyor. filmin tamamında bir görecelilik hakim. bud, LA'ya yolculuğunda durduğu her durakta kızları 'götürmüyor' onları öperek bir yastan,bir suçtan, bir geçmişten sıyrılmayı istiyor ama her defasında ağlıyor neden sorgulayamıyoruz? ya da neden adam kırık dökük yürüyor, neden Daisy'nin öldüğünü bile bile evine gidip kapısını çalıp not bırakıyor? bunun neresi sıkıcı. ya da yolculuk sahnelerinin çok sıkıcı olması, yolculuklardan hoşlanmayan insanlar çok azınlıktadır herhalde izleyenler arasında da neden filmde bir atraksiyon aramaya muhtacız. hele ki filmin sonunu yalnızca süper egosuyla tanımlamak ne kadar zavallıcadır. filmin o sahnesinde vincent gallo aslında daisy halüsinasyonunda suçlu olduğunu itiraf ediyor. daisy suçunu itiraf ediyor. nefreti ve sevgiyi bir arada karmaşıkça ve vurucu olarak başka nasıl verilebilirdi ki. o sahne gerçekten bir aşk sahnesi değil, o sahne bir yüzleşme sahnesi. bunu anlamak gerçekten zor değil. vincent gallo the brown bunny'de gerçekten kafasındaki yas tutan kırık dökük bir herifi alışılmadık ve kendine has ifade etmiş. ve evet,bilinçaltıyı yakalamış, bilinci ters düz etmiş.

Comments are closed.