Yeni-eski ayrımı yapmadan, 2010 boyunca fabrikada işlediğimiz en iyi 10 filmi, sevilme sırasına göre aşağıda paylaşıyoruz. Bu filmleri ilk defa 2010’da izlediğimiz için bize göre hepsi yeniydi. Listemiz bu anlamda “2010un en iyi filmleri” listesi olamıyor tabi ama zaten çok da önemli değil, aralardan ayıklarsınız…

1. Possession – Andrzej Zulawski 1981

2. Dogtooth – Giorgos Lanthimos 2009

3. Picnic at The Hanging Rock – Peter Weir 1975

4. Bal – Semih Kaplanoğlu 2010

5. Antichrist – Lars von Trier 2009

6. Mary and Max – Adam Elliot 2009

7. Silent Wedding – Horatiu Malaele 2008

8. Black Swan – Darren Aronofsky 2010

9. Kozmos – Reha Erdem 2010

10. A Single Man – Tom Ford 2009

Açıkçası bir çizgi roman takipçisi değilim. Burada değineceğim 2010 tarihli bu iki filmin çizgi roman uyarlamaları olduğunu da sonradan öğrendim. Benzer karakterdeki bu iki film aynı yıl içinde karşıma çıkınca, şimdiye değin sinemada izlediğim süper kahramanları gözümün önündeki film şeridinden bir zahmet bir daha geçtiler:

(kronolojik sırada)
1. Süpermen: Süper güçlere sahip bir yabancı, başka bir gezegenden gelmiş, yabancı gezegen vatandaşı… Ama süper…
2. Batman: Zengin bir züppe, iyi niyetleri ve güzel olanakları sayesinde part time züpper kahraman
3. Örümcek Adam: Orta halli, sen ben gibi bir SSK lı çalışan. Maaşa talim, tesadüfen süper kahraman olmuş ama yine de kayda değer süper gücü var… Alçakgönüllü…

4. Kick Ass / Scott Pilgrim: Hiçbir süper güçleri olmayan süper kahramanlar. Tek özellikleri yeni yetme olmaları.

Amiyane süreç tanım dökümanlarında “kahramanlık ayağa düştü” olarak nitelendirilebilecek bu dönüşümü ben kahramanlığın bireyselleşmesi olarak tanımlayacağım. Süper kahraman dediğimiz kişi, geçen yıllar süresince ulaşılmaz-uzak-idealize edilen bir varlık olmaktan çıkıp, giderek ortalama bireyin özdeşleşebileceği bir düzeye inmiş. Sınıfsal katı ayrımların görünürde şeffaflaşması, iletişim araçlarının her an herkese ulaşması, bilgiyi tüketenin birden bilgiyi veren konumuna da gelmesi, popülerliğin değişen iletişim biçimleriyle, internetle birlikte yeniden tanımlanması, sosyal medya gerçeği ve hiçbir özellikleri olmadığı halde sosyal medyada yıldızlaşan alelade kullanıcılar, kitapları bile basılan Puccalar ve diğerleri…

Bu dönüşüm Süper Kahramanlık kurumunda da yansıma bulmuş gibi görünüyor. Hiçbir süper gücü olmadığı halde süper kahraman olmaya karar veren KICK ASS, buna güzel bir örnek. Kendisine KICK ASS adını takan sıradan bir lise öğrencisi, ebay’den siparişini verdiği dalgıç kıyafetini üzerine geçirip, kötülere haddini bildirmek üzere sokaklara akıyor. Müdahil olduğu bir olayın görüntüleri Youtube’a yüklendiğinde bir anda popüler oluyor ve işte: o bir süper kahraman! Hatta filmin kötü süper kahramanı da benzer bir dönüşümden geçerek Kick Ass’ın karşısına çıkıyor.

Scott Pilgrim vs The World ise işe daha fantastik bir anlatıyla yaklaşıyor. Scott Pilgrim adlı genç arkadaşımız, yeni çıkmaya başladığı kızın 7 eski sevgilisi ile ölümüne mücadele etmek zorunda kalıyor. Fantastik, bilgisayar oyunu fonunda, uçmalı, ışık saçmalı, ateş atmalı, duvarların içinden geçmeli bir formatta aktarılan bu dövüş sahneleri sayesinde buyurun size bir başka süper kahraman filmi.

Anlayacağınız o ki, sosyolojik değişimler fantastik anlatıyı da etkilemiş. Filmleri detaylı anlatmayacağım, sadece şunu söyleyeyim: her ikisi de oldukça iyi filmler. “Scott Pilgrim…” Shaun of The Dead yönetmeni Edgar Wright’ın son filmi ve yönetmenin Hot Fuzz’da da devam ettirdiği biçimini yaratıcı ve göz alıcı biçimde (kimi zaman fazla göz alıyor ve izleyiciyi yoruyor) yenilediği bir film. Kick Ass ise bence daha bile iyi bir film. Hatta iddia ediyorum: Nicholas Cage’in şimdiye kadar oynadığı en iyi film 🙂

Gayet de popüler tınıdaki bu iki iyi filmi Türkiye’de sinemalara dağıtmayı düşünmeyen firmalar hangi filmleri dağıtacaklar, merak ediyorum.


Bir hayalet yazar (Ewan Mc Gregor) eski İngiliz başbakanı Adam Lang’ın (Pierce Brosnan) otobiyografisini yazmak üzere tutulur. Yazar, eski başbakanın anılarına ve hayatına girdikçe birşeylerin aslında göründüğü gibi olmadığını ve bazı tutarsızlıklar olduğunu fark eder.

Başrolünde Ewan Mc Gregor’un bavulunun oynadığı filmin en iyi yardımcı oyuncu dalında da “çanta”yla bu sene oskara aday olmasını bekliyorum. 2 saatin üzerinde süresi olan filmin bir diğer ilginç özelliği de “hayalet yazar” Ewan’ın 2 saat boyunca tek satır yazı yazmamış olması.

Hitchcockvari gerilim diye olur olmaz bazı filmleri etiketleyen arkadaşların Hitchcockvari gerilim görmek için bu filmi izlemeleri gerekebilir. Bence hatta Hitchcockvari gerilim isim tamlaması gibi yeni bir isim tamlaması daha icat edilmesi gerekiyor: Polanskivari gerilim. Polanski, filmografisindeki Frantic, 9.th Gate, Chinatown gibi muhteşem gerilim-gizem filmlerine bu filmle bir yenisini ekliyor. Bu filmin arkasından kısaca “Polanski yapmış yine arkadaş” yerine “Hitchcockvari bir gerilim” beyliği ile konuşulmasının en akılcı nedeni ise filmdeki “komplo öyküsünün” Hitchcock dönemine ait olması. Türün klasiği Mançuryalı Aday (The Manchurian Candidate-1962) filmindeki kadar akıl dışı olması. Bu da filmin bana göre tek kusurunu oluşturuyor, çünkü böylesine iyi çekilmiş ve yönetilmiş, sahne sahne bu kadar şairane tasarlanmış bu olağanüstü güzellikte film daha akıllıca bir öyküyü hakkediyor.

Buna karşılık öykünün bu sorununun senaryonun sorunu olduğunu da söyleyemeyiz. Çünkü her diyalogu ile, her sahnesi ile çok iyi yazılmış. Diyaloglar çok başarılı, her sahne anlama ve akışa doğru biçimde yön veriyor. Mekan seçimleri, renkler ve görüntü olağanüstü. Müthiş bir disiplin ve yöntem filmi. Çok genç bir klasik gibi, “gerilim sineması nasıl olur” dersinde modern değil ama genç bir örnek olarak okutulabilir.

Bu film iyi bir neden. İyi sinemanının çok iyi bir öyküye eşit olmayabileceğinin kanıtı. İyi bir yönetmenin sıradan bir öyküyü nasıl bu şekilde sanata dönüştürebileceğinin kanıtı. Müziğe de ayrıca dikkat!

KEŞ!F YARIŞMASI TÜRKIYELI ADAYINI ARIYOR

!f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin en özel
bölümlerinden Keş!f film yarışmasının bu sene dördüncüsü yapılıyor.
Sinemada yeni, özgün ve cesaretli sesler arayışımızın dünya turu kısmı
bitti. Türkiye’den katılımlara hala açığız. Geçtiğimiz yıl içinde çektiğiniz,
bu kriterlere -ilk veya ikinci film- uygun ve henüz gösterilmemiş
filmleriniz için bu haftasonuna kadar süre var.

(Elimiz uğurludur; bundan önceki Türkiyeli adaylar, Bunu gerçekten yapmalı mıyım?
“40” !f’ten sonra Toronto dahil bir çok uluslararası festivali seyahat etti!)

Bilgi için: info@ifistanbul.com

Üniversiteye yeni başlamış genç kızların ve onların yeni sevgililerinin çok güldükleri Due Date – Git Başımdan! yönetmen Todd Philips’in komedi rotasındaki yol filmlerinden sonuncusu.

Yönetmenin geçen yılki The Hangover (Felekten Bir Gece) bombasının bir artçı patlaması olarak tanımlayabileceğim Due Date’in ortalık yerinde The Hangover’dan ödünç alınmış Ethan Tremblay karakteri var. Zach Galifianakis’in artık bütünleştiğini (veya bizzat kendisi olduğunu) düşündüğüm bu sevimli sayko cinsi sapık atsan atılmaz satsan satılmaz baş belası karakter filmi tek başına alıp götürebilecek vahşi cazibeye biraz fazla sahip olduğundan macera arkadaşı olacak o normal kişiyi hayli karizmatik seçmeleri gerekmiş: Robert Downey Jr.

Robert Downey Jr, ilk çocuğunun doğumuna yetişmek üzere Los Angeles’a uçmak üzereyken baş belası Zach Galifianakis ile yolları kesişiyor. Zach Galifianakis sayesinde bagajını kaybediyor, elektrik şoku yiyor, tüm parasını kaybediyor ve bir de uçma yasağı alıyor. Havaalanında beş parasız kalıveren Robert, Los Angeles’a gidebilmek için Zach’ın nazik teklifini değerlendirmek ve onun arabasıyla ve onla birlikte gitmek zorunda kalıyor… Ve olaylar gelişir…

Oyuncular çok iyi, yönetmen de daha önce bu tür birçok yol öyküsü anlatmış olan ve Zach Galifianakis’den en iyi randımanı almayı bilen Todd Philips. Filmde ara ara gerçekten güldüren sahneler var. Ama biraz yavan, birşeyi eksik. Nesi bilmiyorum. Onu da bilsem zaten sinema eleştirmeni olurdum.

Filmden en sevdiğim replik. Nedense salondaki üniversiteli genç kızlar ve yeni sevgilileri hiç gülmediler bu sahnede, muhtemelen alt yazıdandır:

Ethan Tremblay: (babasının küllerini savururken) “Dad, you were like a father to me”